Matematik Köyü

Haziran 09 Henüz yorum yapılmamış Kategori: Blog

Ali Nesin‘in ağzından matematik köyünün hikayesi:


Yaşarken, Aziz Nesin‘in en büyük korkusu Nesin Vakfı‘nın kendisinden sonraki geleceğiydi.

Ardından iki önemli eser bırakacağının bilincindeydi: Yazdığı kitaplar ve kurduğu Vakıf. Yazdıkları konusunda yapılacak fazla bir şey yoktu; nihai biçimlerini alıp kitap haline gelmişler, yüzbinlerce satmış, yüzbinler tarafından okunmuş, oyunları defalarca sahnelenmiş, ödüller kazanmış… Sadece basın, yayın, dağıtım ve pazarlama işleri vardı ki bunları da ortalama ticari zekâsı olan herhangi biri yapabilirdi. Ama Vakıf henüz bitmemiş ve hiçbir zaman da bitmeyecek, yaşayan, dolayısıyla sürekli olarak çağına ayak uydurması gereken bir organizmaydı; kitapları gibi nihai biçimini almamıştı ve hiçbir zaman da alamazdı.

Bu konuda hiçbir korkusunun olmaması gerektiğini söylerdim kendisine. Ölümünden sonra yurtdışından dönüp Nesin Vakfı’nın yaşaması için çalışacağıma dair söz verdim kaç kez. İstemezdi. “Sen bilim adamısın, senin işin orada, dünyanın merkezi sevsek de sevmesek de Amerika’dır” derdi. Burada iş bulamayacağımı, bulsam da beni “eşek tepmişe” benzeteceklerini söylerdi. Tartışmaya girmez, “ben yapacağımı bilirim” anlamına başımı sallardım.

Gel zaman git zaman, Vakf’ın yaşaması için Türkiye’ye dönmemden başka çarenin olmadığını anladı. “Arada bir Türkiye’ye gelirsin”le başlayan süreç, vasiyetine bir “Nesin Matematik Enstitüsü” eklemesine kadar gelişti. Enstitü’nün Vakf’a 1 km uzaklıktaki 36 dönümlük arazimize kurulmasını istiyordu. Böylece hem matematikten kopmayacak hem de Vakıf’la ilgilenebilecektim, hem Vakf’ı emin ellere bırakacak hem de vicdanı sızlamayacaktı. Sorun çözmede üstüne yoktu bilindiği gibi.

Kaçınılmaz gün geldi çattı. Söz verdiğim gibi arkama bile bakmadan hiç tereddütsüz Türkiye’ye döndüm. Öngörüsü nerdeyse gerçekleşiyordu, az kaldı iş bulamayacaktım. Neyse ki Türkiye’nin değişmekte olan koşulları son anda imdadıma yetişti.

Enstitü vasiyetini ciddiye almam, üzerinde düşünmem söz konusu bile olamazdı. Önce Vakıf yaşamalıydı.

Enstitüye ayrılan araziye önce ilköğretim okulu kurmak istedik. Buna gücümüzün yetmeyeceğini, yetse de okulun kendi başına ayakta duramayacağını kısa sürede anladık. Başaracağımızdan emin olmadığımız bir işe girişemezdik, buna hakkımız yoktu. O araziye çiftlik kurduk. Nesin Vakfı çocukları, bugün, çiftliğimizin organik ürünleriyle olabilecek en sağlıklı ve en ucuz biçimde beslenmektedirler.

Bu anlattığım, hikâyenin bir yüzü. Diğer yüzünü de anlatayım. 1995 yaz sonunda Türkiye’ye döndüm. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Matematik Bölümü‘nü kurmam istendi. Herkese her zaman nasip olmaz böyle bir şans. “Yıldızını parladığı anda kapacaksın” demişti bana bir gün yaşlı ve sefil denecek derecede beş parasız bir heykeltıraş. “Hayatta ikinci kez parlamaz yıldızın…” diye de devam etmişti hüzünlü hüzünlü. O heykeltıraşın pişmanlığını yaşamamak için, olabilecek en üst seviyede bir matematik bölümü kurmayı hedefledim. Geri kalmış ülke demeden, “günümüzün somut koşulları” özürüne sığınmadan, nerdeyse gerçekleri bile yadsıyarak, çıtayı inatla olması gerektiği yerde tutacaktım. Çıtanın yüksekliğini de ben değil çağımızın en gelişmiş ülkeleri belirliyordu.

Yılda en az on olağanüstü öğrenci yetiştiririm diye umuyordum. Henüz 40’ımdan gün almamıştım. Otuz yıl daha çalışsam 300 öğrenci yetiştirirdim, ki bu da Türkiye’yi birkaç yüzyıl idare eder diye düşünüyordum… Bayağı parlak bir yıldızdı anlayacağınız.

Evdeki hesap çarşıya uymadı. Evet, düzeyi yüksek tuttum, çıtayı bulunması gerektiği yerden milim oynatmadım, evet, çok emek verdim, ama gel gelelim öğrencilerin nefesleri yetmiyordu, zayıf kalıyorlardı, uzun soluklu bir yarışa dayanamıyorlardı. Mezun sayımız hiçbir yıl 4’ü aşmadı.

Nasıl bir doktorun hastalarından, bir siyasetçinin halkından yakınmaya hakkı yoksa, bir eğitimcinin de öğrencilerinden yakınmaya hakkı yoktur. Değil mi ki eğitimciliğe soyunmuşsun, eğiteceksin. Bunun aması fakatı yoktur ve olamaz.

Öğrenciler kış boyunca yeterince çalışmadıkları gibi üç aylık yaz tatilinde de kitabın yanına uğramıyorlar, ellerine kalem kâğıt almıyorlardı. Ne yapılması gerektiği belliydi. 1998 yazında 7 haftalık bir yazokulu düzenledim. Okulun desteğiyle Antalya’da bir pansiyon kiraladık. Muhteşemdi. Sonraki yıl Bodrum, ardından iki kez Gümüşlük, daha sonra Şirince, Şarköy, Amasra, Bozcaada ve Çanakkale. Son üç yazokulunu Türk Matematik Derneği çatısı altında yapıp tüm Türkiye’ye açtım. Her yaz 70-80 kadar öğrenci katılıyordu. 45 gün süren yazokulları için TÜBİTAK’tan, TMD’den ve üniversitelerden parasal destek alıyor, öğrencilere para ödetmemeye çalışıyordum.

Yazokullarında diploma, sertifika, berat gibi herhangi bir belge vermiyorduk. Ders geçme filan da yoktu. Hocalara da ücret ödenmiyordu. Yazokullarının yegâne amacı matematiği paylaşmaktı.

Çok verimli ve eğlenceli geçiyordu yazokulları. Öğrenciler matematiği ve matematikçi olmayı asıl yaz okullarında öğreniyorlardı. Birlikte yaşamak onları büyütüyordu da.

Öte yandan sorunlar da yok değildi. En büyük sorunumuz susmak bilmeyen müzikti. Sabah kahvaltısından geceyarısına kadar sürekli eğlenmek zorunda bırakılıyorduk, ders yaparken bile. Oysa biz, tempo tutarak ya da göbek atarak değil, düşünerek eğlenmek istiyorduk. Çirkinlik, bayağılık, küstahlık, pislik, kavga ve gürültü… Rahatsız edici bakışlar, okey ve tavla şakırtıları, çıtlayan çekirdekler, patlayan sakızlar… Hele televizyonun histerik reklamları… Çığlık atasım gelirdi… Özgür de değildik, istediğimiz zaman, istediğimiz yerde, istediğimiz gibi çalışamıyorduk. Çay ve kahveden tutun da güneşlenmeye kadar hep başkalarının emrindeydik.

Alabildiğine özgür olacağımız bir yerimiz olsa… Kimse kimseye karışmasa… İstediğimiz zaman (örneğin sabah akşam) matematik yapabilsek… Sadece müzik dinlemek istediğimiz zaman müzik dinleyebilsek. Sessizlik hüküm sürse, daha fazla işimize yoğunlaşabilsek…

Yazokullarında harcadığımız paraya da üzülüyordum. Kalacak yeri, sabah kahvaltısı ve akşam yemeği dahil, aşağı yukarı günde 15 YTL’ye çıkarmaya çalışıyordum. Öğrenci ve gün sayısıyla çarpınca az buz para etmiyor. Ek giderleri de eklersek 70 milyarı buluyordu yazokulu harcamamız. Bu para tekrar topluma geri dönse fena mı olurdu? Kendimize ait bir yerimiz olsa daha fazla gence daha iyi ve daha ucuza hizmet vermez miyiz? Her seviyede ve her yaşta matematikçi, öğrenci, eğitmen, araştırmacı, meraklı amatör aynı anda ve aynı mekânda matematik yapsa… Bilen bilmeyene anlatsa… Ne kadar olağanüstü bir şey olur. Böylece Aziz Nesin’in enstitü vasiyetini de bir anlamda yerine getirmiş oluruz.

İşte bu hayallerden doğdu Matematik Köyü fikri.

Yakın dostum Sevan Nişanyan’la yıllardan beri işte böyle bir projenin planlarını yapardık. Gerçekleşeceğine pek inanmadan belki. Hayali bile güzeldi. Biz o zamanlar “medrese” derdik kendi aramızda.

Eğer masa başında saatlerce Matematik Köyü hayali kurmadınızsa tavsiye ederim, kendinizden geçeceksiniz. Çardaklar olacak örneğin, her birinin altında bir karatahta, bir tomar kâğıt ve birkaç kalem. Ağaçlardan gökyüzünün görünmediği koyu yeşil sığınaklar. Şezlonglar, hamaklar, küçük, orta ve büyük boy havuzlar, çeşmeler, ateş yakılacak alanlar… Kütüphane elbette. Bir de matematiksel oyun salonu. Geometrik heykeller. Piyano ve bilardo odaları. Şömineler, fırınlar. Hamam da gerekiyor, hamamsız olmaz, Arşimet örneği var önümüzde. Her şey taş ve çamurdan olacak, betonsuz. Ortak avlulu üçer evlik birimler… Bu üçer evlik birimlerin ortak alanı… Müdürsüz, patronsuz, şefsiz, otoritesiz… Okeysiz, tavlasız, piştisiz… Müziksiz, radyosuz, televizyonsuz… İzmaritsiz yollar… Burjuvasız ve lümpensiz… Alabildiğine özgür…

Böyle bir projeyle Aziz Nesin’in de enstitü vasiyetini yerine getirmiş olacaktık… Ama hangi parayla, nasıl? Tüm iyiliklerin anasının para olduğunu bir kez daha anladım.

Bundan iki üç yıl kadar önce Nesin Vakfı için Şirince’den 10 dönümlük bir arazi almıştım üç otuz paraya. Gün gelir, değerlenir diye. O gün gecikmedi. Bir akşam Sevan aradı. İnşaata başlıyoruz diye… İnşaat mı, ne inşaatı? Ne inşaatı olacak, Matematik Köyü inşaatı elbette… Ama para yok! Hele bir başlayalım, Allah rızkını verir… Kahkahalar…

İşte böyle… Sadece vatana millete değil, dünyaya da hayırlı olsun.

Ali Nesin

Kendi yorumunuzu ekleyebilirsiniz

Commenter Gravatar